Home / Haberler / Ateş Islağı’nda Bir Şair: Nazım Payam

Ateş Islağı’nda Bir Şair: Nazım Payam

14643052_10209504899592597_53179029_nProf. Dr. İsmail ÇETİŞLİ 

Nazım Payam, 1955 doğumlu bir şair. Şehirli, ama çevresinde pek “okur-yazar” olmayan ve şehrin “eylül tarafı”na; yani “Kolay para kazanmaktan, sanattan, zevkten, yaşadıklarımızın inceliklerini yakalamaktan uzak, sarı solgun tarafı”na mensup bir ailenin çocuğu o. Bu şehir, Türk milletinin uzun tarihi içinde kültürel değerleriyle temayüz etmiş Harput/Elazığ’dır.

Payam’ı önceki yıllarda, çeşitli dergilerde (Gül Çocuk, Çınar, Nilüfer, Erciyes, Güneysu, Berceste, Kültür Dünyası, Ardıç, Bizim Külliye, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Harput Çırası vb.) yayımlandıktan sonra Sonrası Güldür Açar (1994) ve Ben Kendimi Dağ Bilirim (2004) isimli kitaplarında topladığı şiirleriyle tanımıştık.[1] Ayrıca Payam, Şehrin Eylül Tarafı (2008) ve Ses ve Yaz (2013) isimli kitaplarıyla güçlü bir kaleme sahip deneme yazarı olduğunu ispatlamıştı.[2] Şairin belirtilmesi gereken bir başka yönü, uzun yıllardır (1999’den beri) titizlikle yayınını sürdüren Bizim Külliye dergisinin editörlüğüdür.

Nazım Payam bu defa üçüncü şiir kitabı Ateş Islağı ile okuyucu karşısına çıktı. Kitap,Minyatürden”, “Defterden” ve “Albümden” başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşmuş.[3]  Bölümlerde dokuz, sekiz, on sekiz olmak üzere toplam 35 şiir mevcut. Ancak bu şiirlerden üçü (Enfrktüs, Selma Bana Şarkı Söylerdi, Duvar, Dağ Kilimi) önceki Ben Kendimi Dağ Bilirim’de yer aldığından şairin 31 yeni şiirini okuma imkânı bulabiliyoruz. Şiirlerle ilgili belirtilmesi gereken önemli bir husus; bazı metinlerin kendi içinde bölümlenmiş olması. Meselâ Kayıp Dervişin Defterinden-1 on beş, Çelebi Minyatürü altı, Aşk, Hiçbir Şey Artık dört, Kayıp Dervişin Defterinden-2 üç bölümden oluşmuş.

Öncelikle belirtelim ki Nazım Payam, “gelenek”le güçlü bağları olan, ama içerik, yapı, dil ve söylem bakımından “modern” bir şair. İlk şiirlerinden itibaren modern şiirin peşinde olduğunu sezdiren yeni imgelerle yüklü bir söyleme sahip. Bazı şiirlerinde açık ve yalın bir şiir dilini tercih ederken; geçen zaman içinde giderek yeni ve orijinal imgelerin hayat verdiği şiire daha çok eğilim göstermekte. Bu tavır, zaman zaman okuyucunun şiirlerini çözümlemede bir hayli zorlayacak gibi. Şairin Ateş Islağı’nda da aynı tavrını sürdürdüğünü söylemek gerekir.

Gelenek ve modern/modernizm, kanaatimizce Nazım Payam’ın şiirlerinin dil ve üslûbu kadar, içeriklerini de belirleyen iki temel kaynaktır. Nitekim Ateş Islağı’ndaki şiirlerin ortak içerik bileşkesi, Türk milletinin daha çok XIX. yüzyıldan itibaren tanımaya başladığı modernizmin hayatımıza dayattığı olgular; bu olguların sebep olduğu değerlerdeki yozlaşma, çürüme ve çözülme; bu sürecin kaçınılmaz sonucu olan sathilik, zevksizlik ve değersizliktir. Şiirlerinde bu tespitten yola çıkıp durumu tasvir eden şair, ikinci adımda duyduğu tepkiyi dile getirip eleştirilerini ortaya koyar. Bunun yanında sık sık yozlaşan, çürüyen ve çözülen değerleri şiirine taşıyıp nelerini kaybetmiş olduğumuzu hatırlatır; bir taraftan onlara duyduğu özlemi sezdirirken diğer taraftan kaybettiğimiz güzelliklere ağıt yakar. Kısacası Nazım Payam’ın şiirlerinde, şairlik hassasiyetine sahip bir bireyin, kendisiyle birlikte topluma ve bütün bir insanlığa dayatılan “modern hayat” karşısındaki buhran, isyan, eleştiri ve arayışlarını buluruz.

Nedir modernizmin birey ve toplum hayatına kattığı kaos ve değersizlikler? Nazım Payam inanır ki, “metal” çağında hayatın ayarıyla oynanmış; insanın fıtratı istikâmetinde “kendisi” olma imkânı ortadan kaldırılmıştır. O kadar ki hasbelkader biri size tebessüm etse, içinize şiir güzelliğinde bir cümle düşse, hemen içinizde sessizlik, mutluluğunuzda kuşku oluşmaktadır. Dolayısıyla mutluluklar “bir bardak çıkmaz”dan başka bir şey değildir artık.

oysa hem var hem yok

kim kendisine bırakılmış ki

ayarıyla oynandı, tenzille sıvandı

vücut ispatına bir balkon kaldı (Hayat, s.10)

Modernizmin hâkim olduğu günümüzde “her şey tazeliğini” yitirmekte, “elimiz neye değse” eskimekte, “ağaçlarda meyve, seslerde umut” “görünmez kuşlarla” başını alıp gitmekte, “çocuklar parmaklarını saymadan” büyümekte; hayatsa “daha çok uğultu daha çok karartma”ya dönüşmektedir. Bu sebeple beklemeler içimize işlemekte, “öteki odaya dönmek” arzusu hep içimizde kalmaktadır. Kısacası bize doğru zamanı gösterecek olan saatin zembereği arızalı, yelkovanlarsa isyankârdır.

Nitekim şair, “Ben Hiç Rüya Görmedim” isimli şiirinde modernizmin kendini nelerden mahrum ettiğini dile getirip şikâyette bulunur. Zira “uzun kış gecesi”nden başka bir şey olmayan bu hayat ona, ne hayal kurma ne kapısını bir kere çalan aşkı yaşama ne saksıda çiçek resmi çizme ne de rüya görme imkânı tanımıştır. Ona öğretilen hep öfke ve hırstır. Omuzunda hep suç ve günahını taşıyan, “durmuş saat gibi” hep karanlığa çalışan şair artık “ıslak tene tuz atmaktan” yorulmuştur.

Mataryalizm, kapitalizm ve libaralizm salıncağında boy atıp semiren modern hayatın insana verdiği en büyük hediye (!); doyumsuzluk, açgözlülük ve hırstır. Payam, “Açlık” şiirinde bu hâli mısralara döker. Tanrının rızık vaktini kaçırmış, kısmetini ufalamış modern insan, elinin uzandığı, ayaklarının yetiştiği hemen her şeyi durmadan tüketir; konuşan kalpler değil midelerdir artık; ama gelin görün ki midelerin açlığı bir türlü dinmez, bir türlü doymaz. Nitekim bu insanın nefesi hâlâ “mezarsız ceset” gibi kokmaktadır. Kısacası insan, içine düştüğü uğursuzluk boşluğunda sefildir.

tanrı’nın rızık vaktini/kaçırmak böyle olur

kısmet böyle ufalanır/ağ böyle atılır insana

insan bahtını beklerken İbrahim/böyle küçülür

 

sefilliğimize merhamet/kimden gelir İbrahim

kim iner düştüğümüz boşluğa/nasıl kurtuluruz uğursuzluktan

varsa birinde hatırımız söylesin (Açlık, s.20)

Kaldırımlar Islanacak Sokağa Çıkma’daki “döşeğinden uzak/sokak lambasının altında”, “yangılı ciğer”den çıkan bir sesle “dudaklarını büküp ıslık çalan” sokak çocuğunun dramı, modernizmin bir başka yüzünü gösterir. Bir yaz boyu “kimsenin bir şey sormadığı” kendisinin de “kimseye bir şey sormayan” bu çocuk, sonunda bir gün bahara, güzele ve sessizliğe dair içinde ne varsa hepsini kusar ve korkuyu “hançer gibi taşımak için” umuttan hınç yontar.

Modernizmin bir başka problemi köyden şehre göç; bunun doğurduğu zihnî ve kültürel yoksulluklardır. İnsan bedenen veya maddeten şehre taşınırken hüzünlerini örtüye, valize ve koynuna doldurmaya çalışsa da pek çok şeyi geride bırakır.

hadi, harfleri yoğur, dök

sözcükleri diz ve anlat

bir göç ne bırakır ardında (Göç, s.90)

Bu bakımdan “Kâzım Efendi Sokağı”ndaki terk edilmiş ev, bir önceki şiirin cevabıdır sanki. Çünkü şiirde, köyden şehre göçerken insanın geride neler bıraktığına dair sorunun cevabını buluruz. Bir zamanlar anneler, çocuklar ve dualarla döşenmiş bir kışla, kapısı uzak yakın bütün komşulara açık, penceresi sabah serinliğiyle dolu bahçe, sokağında çocuk sesleri olan bu evde her gece çitten çite geçen bahar başlangıcı rüyalar yaşanır. Sokağın bütün evlerinin yüzleri beyazdır; orada acıya düşmüşlerin hatırı sorulur, yorgunlar süzülen çayla demlenir. Gelinleri ağızsız ve dilsiz olan bu sokağın gençlerinin hikâyesi taş plağa sinmiştir. Tütün kokusu sinmiş birer tespih olan ihtiyarları içinse zaman, gölgesi minder olmuş yaşlı çınardır.

şimdi içinde kimselerin yaşamadığı ben

terk edilmiş bu sokağın eviydim

kimi sustu, kimi çöktü,

kimi gurbete yazıldı,

yalnızlığı yorgan gibi örtündüm.

anılara kilitlendi kapılar. (Kâzım Efendi Sokağı, s.92)

Nitekim “Duvar”da saçakları ıslak ev, sessiz bahçe ve çocuklar “tarumar” olmuş; bu ev veya sokakta yaşanan hayattan geriye sadece -her an silinebilecek- “sessiz ve beyaz hatıra”lar kalmıştır.

Çıt çıt” başlıklı metin, hâldeki ev ve içindeki hayatın ironik şiiridir. Çünkü bu evler/apartmanlarda insanlar ya bütün gece televizyon seyrederken ya öfkeli ninnilerle çocuğuna mama yedirirken ya da karşıki apartmanı röntgenlerken durmadan çekirdek çitler.

işte ay, işte kabak/işte kalanın çekirdeği

uzayan geceler için/çıt çıt         (Çıt Çıt, s.95)

Modernizmin hayatımızı yoksullaştırmasının en önemli sonuçlarından biri, medeniyet ve kültürümüzün temelini oluşturan “aşk”ı anlamsız ve değersizleştirmiş; sonunda da büsbütün öldürmüş olmasıdır. Artık gövdesinin peşinde hırçın bir avcı olan insanların düşleri değişmiş ve eskimiştir. Sözün içi boşaltılmış; kötülükler çoğalırken huzur tükenmiştir. Zembereğinden boşalmış ağızlarsa durmaksızın korku çiğnemektedirler. Kısacası modernizm veya sıcak albümlerden uzak çağ, ölü kuşu mezarı veya otel odaları kadar soğuk balkonlarda ayrık otları gibi durmadan çoğalan dul kadınlar üretir.

ölümsüz giysilerini üstünden çıkardı aşk

aşk, hayatın kıyısında, hiçbir şey artık (Aşk, Hiçbir Şey Artık, s.60)

Şair, bir başka şiirinde zamanın tersinden okunduğu, uykuların Arapsaçına döndüğü bir devrin “Kusurlu Sevmeler”inden bahseder. Borçların külfet koğuşunda artık hayatı kaldıramayan insanın sevmelerinde gerçek, hisse, tövbe ve rüya eksiktir. Sonunda elimizde kalan nikâhın da pimini çekeriz.

İmanı, “gökten sarkıtılan ip/en güçlü dayanak, ümit” olarak gören Payam “Derviş mi Denir” isimli şiirinde bu defa din, diyanet ve tarikat adına hareket edenlerin yozlaşması üzerinde durur. Firavun mahallesinde oturan “aşk”tan uzak birtakım insanlar, dervişlik kisvesi altında beşerî hırsları, bencillikleri ve insanlara yönelik kuşkuları ile şeyh külahının altında fi tarihinden kalma anılar satmakta; kara cübbeleri ve kara elleriyle şeyhlerini değil kendilerini uçurmaktadırlar.

derviş mi denir onlara/kömür taşırlar uzak limana

karadır elleri/gözlerinin üzerinde kara cübbe

kuraklıktan, kıtıktan mı?/kuzular kesilmeye görsün sütten

elma sulanmaya/örerler dikenli tel örgülerini (Derviş mi Denir, s.56)

Bunca yozlaşma ve çürümenin hâkim olduğu bir dünyada Nazım Payam’ı tedirgin eden bir başka husus ise ölümdür. Bir gece “enfarktüs” geçiren şair, üzerine gölgesi düşen ölüm korkusunu üzerinden atabilmiş değildir. Çünkü “sapan taşına bağlı serçe”, bırakıverse uçup gidecektir. Zaten annesi, babası, ablası ve ağabeyinin ölümüyle yüreği öğütülen şair, artık hayal kurma gücünü de kaybetmiştir. Zira “ölüm aldatmıyor ki hayal kuralım.

Şairi bu konuda rahatsız eden bir başka husus, çağ insanının ölümü bile Materyalist açıdan görmesidir.  Her şeyin (insan, inanç, ekmek) masrafsız olanını seven bir adam ölünce, evi ve şirketinde düşlerin sofraları kurulur; kendilerine mirastan pay düşenler de sevinir. Ölüyü başlarından “savan” insanlarsa, mezarlıktan çarşıya dönerlerken defin işlerinin kaç liraya mal olduğu, ölülerin öte tarafta parasız ne yaptığı, bu kış günü sabah çayı ücretini nasıl ödediğini merak ederler.

Nazım Payam, modernizmin var ettiği -yukarıda tasvir edilen- tablo karşısında elbette tedirgin, şaşkın ve tepkilidir. Kaçınılmaz olarak hem bireysel hem de toplumsal düzeyde çıkış yolları arar. Bu bağlamda onun karşısına çıkan ilk yol, kendi hayatıyla sınırlı olan yakın geçmiştir. Görürüz ki şair sık sık albümdeki -giderek solup sararan- fotoğraflara sığınır. Çünkü ne zaman yakın geçmişe baksa; serin ve yeşil sabahlar, alaca kuş dolu ağaçlar, bahçede vişne ve elmalar, kâğıttan kayıklar görür; annesinin sesini duyar. Annesinin bahar bahçesi ve saklı çeyizi olan babasını, çocuk bahçesi evlerini, Selma ve Suna’yı, diline tütüne sürdüğünde öksürdüğü ilk aşkını ve gün boyu hayal kurduğu mutlu günleri hatırlar.

o yıllar; su içeydim, şiir yazaydım,

uyaydım/uyanaydım

ne yaparsam yaşadıklarımda

aşk adınaydı               (Fotograf-3, s.72)

Mazinin unutulmayan güzelliklerinden biri, üstünde hâlâ sesinin rengi duran Selma’nın çiy mavisi sesiyle bütün sevdaları çağıran; aşkı anlatan hüzün ve hasret yüklü şarkılarıdır. Bir başkası ise Suna’nın, nereden bulduğuna şaşırdığı “güzelim şiirleri” ve “seni…” deyişleridir. Bugün artık -her şeyde olduğu gibi- aşkta da bir “darlık” söz konusudur. Kara ve iri gözlerin yokluğundan kaynaklanan “en korkunç darlık”tır bu.

insan kesilmeye görsün nasibinden

rüzgâr savurur, yağmur yoğurur,

bütün gün çarpar, döver yıldırım

kader yaşadığına şaşadurur         (Darlık, s.79)

Nitekim şair “sözün yaprağı”na -ona dair hiçbir şey kalmayıncaya kadar- aşkı yazmak ve anlatmak ister; ancak sözün yaprağı tam dudağından öpecekken yanağını çevirmiştir. Zaten hakiki aşk da yoktur ve “aşk, hayatın kıyısında, hiçbir şey artık.”

Böyle bir ortamda Nazım Payam’ın sığınılabileceği bir başka dünya, “mürekkep tortusundan muştu” veya “sıkıntıya zarf” olarak nitelendirdiği şiirin büyülü dünyasıdır. Şair, bireysel veya toplumsal problemlerden kaynaklanan “zehirli sancı”lar tutunca şiire sığınır. Kandan sorularla içini kanatır. Ancak böyle bir dünyada gül yetiştirip mutlu olmak da, “şiirin yazıldığı kadar” kısacık ömürlüdür.

Ömrüm kardan adam yapmakla geçti.” (s.96) diye yalancı ve geçici mutluluklardan şikâyet eden Payam, zaman zaman da mensubu bulunduğu toplumun mazisine uzanır. Karıştırdığı sandıktan çıkan Cafer Çelebi’nin pörsümüş yapraklar arasındaki şiirlerinden ve sevdiği kadınlar bahseder. Bu tavır, Ben Kendimi Dağ Bilirim’deki şiirlerinde (Hafız’ın Gazeli Aynalı Çarşı, Mahçup Resimlerde Nedim, Piriştineli Ruhî Nam-ı Diğer Figanî, Edirne Şeyhi Neşatî) daha geniş yer tutar.

Modernizmin getirdiği kaos ortamı karşısında yakın ve uzak maziye, aşka ve şiire sığınmak, Nazım Payam’ın tedirginlik ve mutsuzluğunu bütünüyle ortadan kaldırmaya yetmez. Zira kaybedilen değerler, yukarıda belirtilenlerle sınırlı değildir. Aslında sadece Payam’ın değil, bütün toplumun kaybettiği, kültür ve medeniyetimizin temeli olan “ruh”; insanın yaratılış gayesi doğrultusunda gerçekten “insan olma” bilinci ve metafizik nitelikli “aşk”tır.

Nitekim “Süzülmüş balçıktan bir kervana” ve “kitabın söylediğini hatırlayana” dâhil olduğunu bilen Nazım Payam, bedenle sınırlı ve “kemik”te kalmış olmaktan mustariptir. Bunda, kendini “nefis”in arzularına mahkûm eden “şeytan”ın büyük rolü vardır. Çünkü kötü, çirkin, perhizsiz ve mahkûm bir “çilingir” olan şeytan ona; kalbini susturması, konuşan gözlerini kapatması, sözlerini kırkması, okunanı gömmesi, kendine dair yazılanları unutması ve sol yanına geçmesini istemiş; günaha sürüklemiştir. Ona uyup kendine gecenin teninden bir ten biçen şair, bir kibritle bir ormanı yakmış, silinip toz duman olmuş ve hep günah ve kemikte kalmıştır.

ben/gecenin teninden bir ten aldım kendime

sonra olanlar oldu kemikte kaldım. (Gecenin Teninden…, s.26)

Buna rağmen Nazım Payam, içine düşülen bireysel ve toplumsal buhrandan çıkış veya arayış yolları aramayı sürdürür. Sanırız bu arayışta en çok yokladığı kapı, kendine metafizik aşka ulaştıracak olandır. “Aşk, Hiçbir Şey Artık”ta, “adımızı çağıran kelime/sesimizi eriten şafağın yüzü” ve bizi “uykumuzdan inancıyla uyandıran” Hz. Peygamber’e sığınır. Özellikle sembol ve imgelerle yüklü olmasıyla dikkati çeken Kayıp Dervişin Defterinden-1 ve 2 isimli metinler, onun metafizik arayışlarının en yoğun şiirleridir. Nitekim kitap da adını bu metinlerden ilkindeki bir mısradan (ateş ıslağı her yanım) alır. Hemen belirtelim ki Payam bu iki şiirde, Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” ve “Çile”sinden aşina olduğumuz bir ruh hâli ve üslûpla karşımıza çıkar.

gözlerim yağmurdan birer puslu cam

bensiz yürür ayaklarım boşlukta

…………………….

ne hayal ne gerçek ne aşk ne ışık

burada desensiz küskün var artık

 

sen söyle, söz sende gizli aldanış

kime gider içimdeki karanlık      (Kayıp Dervişin Defterinden-1, s.36)

Adı geçen şiirlerde şair, sürekli olarak beşerî kimliği ile manevî kimliği, bireysel varlığı ile toplumsal varlığı, bedeni ile ruhu ve madde ile mana arasında gider gelir. Kendini bütünüyle aradığı dünyaya adayamamanın sancılarını yaşar. Çünkü Payam öncelikle, vaktin kurduğu saatlere uymadığı, sorularının bir damla kana dönüştüğü, uyku ağrılarının sokağa sızdığı, rüyalardan uzak, hayal, gerçek, aşk ve ışığın birbirine karıştığı, korku yığınları içinde, küskün, yalnız ve içi karanlık dolu bir beşerdir. Onu bu ruh hâlinden ne kapalı çarşıya benzeyen bir çile ne de noksansız hurda olan bir şiir kurtarabilecektir. Bunun için şair, birtakım kaçınılmaz sorular yumağı ile yüz yüze kalır.

kim gösterecek beni sana, kim

kim yaldızlayacak varlığımı  (Kayıp Dervişin Defterinden-2, s.50)

Söz konusu noktada Nazım Payam’ın beşer olarak aradığı; “hisseden, ağlayan, sevilen, sığınan, konuşan” “kendisi”dir. Yani Şeyh Galib’in; “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” beytinde çerçevesi çizilen idrak tarzı ve merhale. Bunun için de onun kendini hakiki aşka ulaştıracak yol gösterici bir “dost”a ihtiyacı vardır; ama o dost kimdir?

Sonunda şair, bir gece denizin unuttuğu sahilden dudağında tuz, üstünde yosun kokusu, ağlardan kaçıp gelir. Dergâhta ezelden ruh ikizi olan Şeyh Gâlib ile karşılaşır. Dede, gam defterini açmış Hüsn-ü Aşkı yazmaktadır. Şeyhin huzuruna çıkar; selâm verir; selâmına mazhar olur. Tennûre ve arakiye giyip semaya kalkar ve dönmeye başlar. Bu esnada o, ne et ne de kemiktir; bedeninden biçilmiş “elifba”dır. Kimi zaman elif, kimi zaman lam, kimi zaman da mim. Böylece şair beden ve nefsin kafesinden kurtulup ruha ulaşır. Aynaya hiç bakmamıştır, ama kovulmuş şeytanı gönderdiğinde kime benzediğini görmüştür.

Galip Dede’nin son fasıl olarak şaire söylediği şudur: İlâhî aşk maşuktan büyük bir gayret ister; belâlara ve umarsız acılara katlanmak ister. Ayrıca günü beşe bölüp tekbiri çoğaltmak; “içimizdeki keşfedilmemiş sıla”ya hicret etmek ve kelâm kavgasına son vermek gerekir. “aşk anladı kim nedir serencâm/gavgâ-yı kelâma verdi ârâm.”

Bu metafizik yolculuğun sonunda Nazım Payam’ın bütünüyle sükûna erdiğini söylemek zordur. Çünkü geçen onca zaman ve serencama rağmen içindeki kuyu hâlâ dolmamıştır.

ay geçti, mevsim geçti

dolmadı içimdeki kuyu (Kayıp Dervişin Defterinden-1, s.35)

Bunda, şairin hâlâ gönül-akıl ikileminden bütünüyle kurtulamamış olmasının büyük rolü vardır.

masum tutkuya bir okuntuydu düştü

gönlümde kalsaydı ya aklıma düştü  (Kayıp Dervişin Defterinden-1, s.39)

Ayrıca “Derviş mi Denir?”de de dile getirdiği gibi, bazılarının tutum ve davranışları şairi kırmış ve tedirgin etmiştir. Zira ona önce; bir şeyhin huzurunda olmanın, “ıpıl ıpıl” denize damlamak, sırtından cehennem taşını atmak, dünyayı savurmak ve “yeniden doğmak” gibi bir şey olduğu; bu kapıyı çalması sebebiyle şükretmesi gerektiği söylenmiştir. Ardından da kendisinin âlemin özü ve varlığın gözbebeği olmadığı; tam tersine “yaprak yeşertmeyen, gece gözlü, ürkünç” bir yağmur damlası; daha da ötesi “zamanın, kocasızın, iğdişin/cahilin, okumuşun, katilin” günahının müsebbibi; “açların günahından aç/açıkların günahkârlığından örtünür”, oluk oluk akıtılan kanın da günahından olduğu söylenmiştir. Hâlbuki şair:

oysa ben ateşten yeni çıkmıştım

ağlardan kaçmıştım, geceydi

ürkektim, kanatsızdım

çamurla sıvanmıştım

üflenmişlerden biriydim

hisseden, ağlayan kendimi arıyordum

sevilen, sığınan, konuşan kendimi  (Kayıp Dervişin Defterinden-2, s.51)

Yaşadıkları, gördükleri ve duyduklarından şaşkın, tedirgin ve kırgın olan şair, içine düştüğü çıkmaz karşısında sormadan edemez.

cüretim olsaydı derdim, dostun kim?

bana da göster ya rabb-ül-âlemin  (Kayıp Dervişin Defterinden-2, s.51)

Son bir husus; Payam, yukarıda bahsedilen “kendine dair mesele” hakkında sorguya çekilmekten; kalabalıklar karşısında “aşk kim/güzel kim, sühan kim/kimya kim” sorularına muhatap olmaktan hoşlanmaz. Üstü başı hâlâ yosun kokusu ve uğultu dolu bir hâlde ağlardan kaçıp gelen şair, henüz teninin her yanını yalayan alev sebebiyle “ateş ıslağı”dır.

Kısacası Nazım Payam; birey ve toplum, gelenek ve modern, beden ve ruh, nefis ve aşk, madde ve mana gibi konularda meseleleri olan; bu meseleleri imgelerle yüklü bir şiire dönüştürebilen; bedeni ve ruhu henüz “ateş ıslağı” bir şairdir. Şiirlerinde modernizmin “madde”, “beden” ve “nefis” üçgenine hapsettiği “ruh” ve “aşk”ı yeniden keşfedip ona hayat vermenin çilesini yaşar. Bu noktada o, ister şiirin biricik vasıtası, isterse millî bir değer olarak dil hususunda son derece hassastır. “Türkçem benim vatanım” anlayışında olan şair, insanımızı “Yunus güzelliği, Kaşgarlı titizliği, Nevâî inceliği ve Yesevî inancıyla” buluşturamaya çalışır. Bu nitelikleriyle Payam, nice “aşk tecimenleri” ve “yaşamadıklarını yaşar gibi” anlatan sözde şairlerin “yedi askı”sını söküp “söz putları”nı kıracak mertebede bir şairdir.

* Pamukkale Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğr. Üyesi (Merhum)

[1] Nazım Payam, Sonrası Güldür Açar, Tesfa Yay., Elazığ, 1994, 72 s.; Ben Kendimi Dağ Bilirim, Batı Yayın Dağıtım, İstanbul, 2004, 79 s.

[2] Nazım Payam, Şehrin Eylül Tarafı, Sütun Yay., İstanbul, 2008, 118 s.; Ses ve Yaz, Ötüken Yay., İstanbul, 2013, s.

Bkz. İsmail Çetişli, “Şehrin Eylül Tarafında Bir Sanatkâr: Nazım Payam”, Temrin, S.11, Mart 2009, s.15-19.

[3] Nazım Payam, Ateş Islağı, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İstanbul, 2014, 96 s.

Check Also

bahaettin

Türk Şiirinin Beyaz Kartalı Ebediyete Yürüdü

 BAHAETTİN KARAKOÇ’UN HAYATI   Ramazan AVCI   1960 sonrası Türk şiirine eserleri, üslubu, şiir anlayışı …

Bir Cevap Yazın